Marksizm, Milliyetçilik ve Demokratik Ulus.

MARKSİZM, MİLLİYETÇİLİK VE DEMOKRATİK ULUS

Yener Orkunoğlu

Giriş

Günümüzde milliyetçiliğin büyük bir sorun oluşturduğu, geçmişte gerçek bir analizinin yapılamadığı görüşü genel kabul görmektedir. Milliyetçiliğin, -teorik açıdan olmasa bile siyasal açıdan- enternasyonalizmi (sınıflığı/sınıf anlayışını) yendiği, yaşanan olaylar tarafından doğrulanmış görünüyor. Gerçekten de üç büyük tarihsel olay; II. Enternasyonal’in çöküşü (1914), III. Enternasyonal’in lağvedilmesi (1943) ve Sovyetler Birliği’nin dağılması (1989) milliyetçi ideolojinin toplumda çok derin kökleri olduğunu ortaya çıkarmıştır.

Enternasyonalizmin zayıflaması ve eski sosyalist ülkelerde milliyetçiliğin güçlenmesi, bir yandan milliyetçilik düşüncesinin politik gücünü açığa çıkarmış, öte yandan Marksizmin en zayıf yanının “ulus” sorunu olduğunu gözler önüne sermiştir. I. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın patlak vermesi, bir ölçüde proletaryanın uluslararası dayanışmasının burjuva milliyetçiliği karşısında zayıf kalmasının bir sonucu olarak da değerlendirilebilir. Özellikle Avrupa’da örgütlü işçi sınıfının büyük bir kısmı burjuva milliyetçiliğinin girdabına kapılmış, “anavatanı” savunma bahanesiyle enternasyonalizme sırt çevirmiştir. Avrupa’da hemen hemen bütün sosyalist partilerin ve sendikaların yöneticileri I. Emperyalist Savaş sırasında, “anavatanı savunma” maskesi altında sınıf savaşımını terk ederek burjuvaziyle işbirliği yapmışlardır.

III. Enternasyonal’in lağvedilmesi de milliyetçi düşüncenin değişik biçimlerde ortaya çıktığını göstermektedir. Bolşevizm’in tarihi üzerine kitap yazan Arthur Rosenberg’e göre Tek Ülkede Sosyalizm görüşü enternasyonalizmi aşındırırken, farkında olmasa da milliyetçiliğe yol açmıştır. Bu görüşün sonucu olarak Ekim Devrimi`nden sonra “Sovyet Rusya`sı 1921’den sonra sürekli ilerlerken, Komünist Enternasyonal’de aynı dönemde sürekli olarak gerilemiştir”. II. Dünya Savaşı sırasında Enternasyonal marşın kaldırılıp, yerine milli marşın getirilmesi, millet düşüncesinin yeniden doğmasının ve Sovyet Rusya’sında milliyetçiliğin güçlenmesinin bir ifadesi olarak değerlendirilmektedir.

Rosenberg’e göre Bolşevikler, Rusya’nın toplumsal geriliğini aşma çabasında, gerçekte Rus Çarı Büyük Petro’nun nasihatini yerine getirmeyi bir görev olarak gördüler. Rosenberg açısından Stalin, enternasyonalist bir perspektiften değil, Rusya’yı geri kalmışlıktan kurtarmayı amaçlayan milliyetçi bir bakış açısından hareket etmiştir. Stalin, Rusya’nın geri kalmışlığına karşı mücadeleyi birinci hedef olarak saptarken, aynı hedefi gütmüş olan Rus Çarı Büyük Petro’ya gönderme yapmaktan çekinmemiştir. Örneğin Stalin, 1928 yılında Parti Merkez Komitesi’nde yaptığı konuşmada, Rusya’nın geri kalmışlığının ne aristokrasi ne de burjuvazi tarafından kaldırılabildiğine dikkat çekerek şunu söylüyor: “Ülkemizin asırlık geri kalmışlığı, sadece başarılı sosyalist inşa temelinde tasfiye edilebilir.”

İtalyan komünist düşünür Luciano Canfora’ya göre de, Stalin döneminde mevcut koşullar altında komünizm ve enternasyonalist fikirler “milliyetçi transformasyona uğratılmış”, bir başka deyişle milliyetçi bir yoruma tabi tutulmuştur. Canfora, Stalin konusunda şunu söylüyor: Stalin’e göre Rusya’da devrimin ilk görevi devrimi dışarıya yaymak değil, tersine Rusya’da, içerideki yüzyıllardır süren geri kalmışlığı aşmaktı.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra da, özellikle Balkanlar’da milliyetçiliğin gelişmesi, önemli sorular ve sorunlar ortaya çıkarmıştır ve çıkarmaktadır. Dolayısıyla milletçiliğin, önemli bir ideolojik ve politik güç haline gelmesinin kökleri araştırılmadan ve milliyetçilik aşılmadan sosyalizm mücadelesinde ilerlemek mümkün görünmüyor. Sovyetler Birliği’nin dağılması, iki olguyu gözler önüne sermektedir: Bir yanda, Marksizm siyasal alanda yenilgiye uğrarken, diğer yanda onun teorik gücünü açığa çıkarmak için daha elverişli koşullar oluşmaktadır. Çünkü Marksizm, bir yanda resmî dogmatik engellerden kurtulmuştur; diğer yanda küreselleşen bir dünyada dar milliyetçi yaklaşımların çözüm olmadığı her geçen gün daha açık hale gelmektedir.
İşçi sınıfı enternasyonalizmi neden milliyetçi ideoloji karşısında tutunamamıştı? Geleceği olmadığı sanılan milliyetçilik neden en etkin ideolojilerden biri haline gelmişti? Enternasyonalizmin çöküşünün kökleri nereye dayanmaktadır? Milliyetçiliğin hâlâ en güçlü ideolojilerden biri olduğu kabul edilirse, bu ideoloji karşısında proleter enternasyonalizmi neden başarısız olmuştur? Marx ve Engels, ulus sorununda neden teorik bir yaklaşım geliştirmediler? Milliyetçiliğin evrensel bir ideoloji haline gelebileceği neden öngörülememişti?

İtalyan sosyolog, ekonomist, elitizmin teorisyeni olan ve burjuvaziye akıl hocalığı yapan Vilfredo Pareto (1848-1923), “burjuva sınıfının Marx’ı” olarak görülmektedir. Pareto açısından, o dönem güçlü olan sosyalizmi çökertmenin en etkin yolu, milliyetçi duyguları sosyalistler arasında yaymaktır; sosyalistlere milli duyguları bulaştırmanın en iyi yöntemi ise ülkeyi diğer uluslara karşı savaşa sokmaktır. Çünkü savaş, milli duyguları canlandıran en etkili araçtır. Pareto’ya göre akıllı burjuvazi, sosyalistleri kullanmayı bilen, özellikle sosyalistlerin savaştan yana tavır almalarını sağlamayı başaran burjuvazidir. Pareto, bir dünya savaşının sosyalistleri en az yarım yüzyıl geriye iteceği öngörüsünde bulunmuştur.

İtalyan düşünür Losurdo’ya göre, I. Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan önce Alman Marksistlerini etkileyen düşünür Pareto’dur. Gerçekten de savaş sırasında Almanya’da ve öteki Avrupa ülkelerinde işçi sınıfının partileri milliyetçilik ideolojisine kapıldılar. Pareto’ya göre “bütün ülkelerin işçileri birleşin” sloganı yerini “bütün ülkelerin işçileri birbirinizi öldürün’ söylemine bıraktı.
Milliyetçi yazar Oswald Spengler ise, Alman Sosyal Demokrasi’sinin savaş bütçesini onaylaması nedeniyle II. Enternasyonal’in, 4 Ağustos 1914’te, bir gün içinde çöktüğünü vurguluyor. Emperyalist Savaşı desteklemek, bir yandan II. Enternasyonal’in, dolayısıyla Avrupa’da örgütlü işçi sınıfı hareketinin çöküşüne yol açarken, diğer yandan özellikle Avrupa’da Marksizmin ve işçi sınıfı hareketinin derin krizine sebep olmuş, işçi sınıfı hareketini bölmüştü. Losurdo’ya bakılırsa Alman işçi sınıfı hareketi Hegel felsefesinden uzaklaşıp Kant felsefesine yaklaştıkça, burjuva toplumuna entegre olmuş ve giderek sınıf bilincini yitirmiştir.

***
Elinizdeki kitapta, millet ve milliyetçiliğin ne olduğu ve nasıl ortaya çıktıkları konusunda ileri sürülen görüş ve teorilerin bir bilançosu çıkarılıyor. Böyle bir bilanço hem geçmişteki, hem de en son teori ve görüşleri ele almayı gerektiriyor. Bu nedenle bu çalışma, ulus konusundaki görüşleri ele alan bir yolculuğa çıkıyor. Fransız Aydınlanmacılardan başlayıp Türkiye’deki Kürt sorununa kadar geliyor. Alman Romantiklerinin, Marx-Engels’in, II. Enternasyonal’in teorisyenlerinden Kautsky ve Otto Bauer’in, ayrıca Rosa Luxemburg, Joseph Strasser, Lenin ve Stalin’in ulus konusundaki görüşlerini ele alırken, 1980 sonrası milliyetçilik konusunda öne çıkan Ernest Gellner, Eric Hobsbawm gibi düşünürlerin görüşlerinin izini sürüyor.

Kitabın amaçlarından biri, bazı dönemlerde feodalizme karşı ilerici rol üstlenmiş olan Fransa’daki devrimci ulus anlayışının ve ulusçuluğun, Alman Romantizmi döneminde gerici bir ulusçuluğa dönüştüğü ortaya koymaktır. İkinci Bölüm’de ayrıntılı bir biçimde gösterileceği gibi, Alman Romantizmi ve Almanya’da milliyetçilik, Aydınlanma’nın evrensel, hümanist, akılcı ilkelerine tepki ve karşıtlık olarak doğmuş, insanlığın ortak noktalarını görmezden gelmiştir. Alman Romantizminin öz olarak Fransız Aydınlanmasının akılcılığına ve İngiliz Aydınlanmasının bireyciliğine karşı bir hareket olarak doğduğu da gösteriliyor.

Kitabın bir başka amacı, benliğimize işleyen ve modern bir din haline gelen ve yeni biçimlere bürünen millet ve milliyetçilik üzerine yeniden düşünmeye teşvik etmek; ulus-üstü yeni bir “aidiyet“ duygusu yaratarak milliyetçiliğin girdabından kurtulmanın mümkün olduğunu göstermektir. “İşçilerin vatanı yeryüzüdür” ilkesi, emekçiler üzerinde milliyetçi ideolojinin etkisini kıracak prensip olarak önemini koruyor. Ezen ülkelerdeki milliyetçi “aidiyet“ duygusu, insanlığın diğer kesimlerinin acıları, sorunları karşısında ilgisizliğe götürüyor.

Bir amaç da, milliyetçiliğin ilkelerini açığa çıkarmak ve bu ilkeleri sorgulamaktır. Milliyetçiliğin özü, ulus ve devletin özdeşleşmesidir. Ulus-devletin özü, bu özdeşleşmedir. Milliyetçilikten kurtulmak, ulus ve devletin özdeşleşmesini sorgulamak ve bu özdeşleşmeyi aşmak demektir. Ulus ve devlet özdeşleşmesi, insanlığa büyük acılar getirmiştir.

Kitabın en özgün tezi, Demokratik Ulus anlayışıdır. Demokratik Ulus düşüncesi öncelikle, demokrasi ve ulus kavramları konusundaki yaygın anlayışların aşılmasını gerektiriyor. Örneğin demokrasiyi “çoğunluk rejimi” olarak gören anlayış eleştirilirken, neden dünyada demokrasinin var olamadığı açıklanıyor. Yaygın ulus anlayışı ve milliyetçiliğin felsefi ve antropolojik ilkeleri açıklanırken, neden sosyalistlerin farkında olmadan milliyetçi fikirleri savundukları gösteriliyor.

Dünya Marksist hareketi, milliyetçiliğin felsefi ve antropolojik ilkelerini yeterince bilince çıkarmadığı ve burjuvazinin ulus anlayışından farklı olan kendine özgü bir ulus anlayışı geliştiremediği için milliyetçiliğin gücünü kıramamıştır. Millet ve demokrasi anlayışı konusunda sosyalist aydınlanmaya ihtiyaç vardır. Elinizdeki kitap milliyetçiliğin gücünü kırmaya yönelik bir sosyalist aydınlanma denemesidir.

Tacettin DURMUŞ / www.karspress.com







Yorumlar

Habere Yorum Yap


Bu Habere Henüz Yorum Yapılmamıştır. İlk Yorumu Siz Yapın!