Roman ve öykü nasıl yazılır?.

Roman ve öykü nasıl yazılır?

Mehmet Akkaya

Yazma etkinliği insanın en eski alışkanlıklarından birisidir. Sokrates türünden pek az düşün ve bilim insanı hariç, insanlık genel çerçevede yazmaya eğilimli olmuştur.

Özellikle sanat alanında yoğunlaşan yazma faaliyeti, insan yaratıcılığının da en üst seviyede gerçekleştiği alan olmuştur. Bilimsel, felsefi ve politik metinleri de dikkate aldığımızda insanın Tanrı’yla yarıştığı ve çoğu kez de onu aştığı alana dair yazım etkinliğini başta roman ve öykü olmak üzere sanat ürünlerinde görüyoruz. Dolayısıyla bu disiplinlerin ürünlerine her toplumun büyük bir ilgisi olduğu da aşikar. Giderek roman ve öykü gibi edebi ürünlerin nasıl gerçekleştiği, daha iyi ürünler vermenin hangi koşularda meydana geldiği araştırma konusu olurken, bu gerçekleşme çabasının da bir “sanat” olduğu düşüncesi yaygınlık kazanıyor.

Bu yazıda on beş yirmi yıl önce okuduğum bir kitabın, halen güncel olduğunu ileri sürerek içeriğinden söz etmek istiyorum. Sevim Gündüz’ün Öykü ve Roman Yazma Sanatı isimli eseri (Toroslu Kitaplığı, 2003) bilhassa roman ve öykü yazmak üzere yola çıkanlara bir yol haritası verecek nitelikte. Eser, adından da anlaşılacağı üzere pedagojik duyarlılıkla yazılmış didaktik bir çalışma. Başta roman ve öykü olmak üzere yazma etkinliği içinde olmak ve bunu üst düzeyde gerçekleştirme düşüncesinde olanlar için ufuk açıcı olacağı muhakkak. Gündüz’ün, pek çok klasik roman da Türkçeye çevirmiş olması sanırım eserin önemini dikkate almayı gerektirir. Meslekten matematikçi olarak tanıdığımız, Raşa soyadını da kullanan Sevim Gündüz’ün, matematik zekasıyla sanatsal birikimini bu eserde sentezlediği de ileri sürülebilir. Eserin genel metodolojisi ve sistematiği de ilk okuyuşta dikkat çekecektir. Çünkü yazar, adeta bir atölye çalışmasını kaleme almış gibidir. Pek çok roman incelemesi yanında, eser içinde yazdığı küçük eser (roman, öykü) örnekleriyle de anlatımı etkili hale getiriyor, söylediklerini öykü ve roman taslaklarıyla somutluyor.

Roman ve Öykünün Temel Terimleri
Anlatma Göster İlkesi

Yalın bir dille atölyede belli bir topluluğa konuşur gibi yazarak, örnekler verip eleştiriler yaparak, anekdotlara, yaşanmış deneylere, edebiyatçılar arasındaki mektuplaşmalara, onlara dair uydurulmuş söylentilere de yer verilen eserde geniş ve dinamik bir sunum sergileniyor. Bu sunum içinde yer alanlardan yalnızca birkaçı: Andre Gide, Hemingway, Steinbeck, Tolstoy, George Sand, Flaubert, Dostoyevski, Balzac, Hugo, elbette ki Shakespeare, Goethe; ülkemizden romancı ve öykücü örnekleri, Sait Faik, Sabahattin Ali, Yaşar Kemaller, Orhan Kemaller, Orhan Pamuklar… Roman ve öykünün konu, karakter, olay, olay örgüsü, izlek, zaman, mekan gibi temel unsurları, ayrıca tip yaratmak, roman başlangıcı, romanda zaman ve mekan sorunsalı, en önemlisi de roman ve öykünün göstermeci bir sanat olduğu konuları kitapta kendisine merkezi bir odak bulmaktadır.
Göstermecilik, okuru ve konumuz olan yazar adayını yaşamın dural değil hareketli yanına yönelmeye sevk etmektedir. Olup bitenin cansız ve ruhsuz olarak düşünülmesi ve betimlenmesi, eserin ölümü anlamına gelecektir. Sanat eseri, gücünü, içeriğini, cesaretini toplumsal yaşamdaki hareketlilikten alır. Bu yüzden de “okura ilginç gelen karakterler hep eylem içinde olanlardır” belirlemesi enteresandır (S. 51). Doğadaki ve toplumdaki diyalektiğin düşün ve sanat alanına yansıması kaçınılmaz oluyor sonuçta. Yaşamdaki yıkımlar, geri çekilmeler, duraklar ne denli doğalsa atılımlar yapmak ve ileri sıçramalar da bir o kadar doğaldır. İlki geçici ikincisi temeldir diyoruz. Roman ve öykü kahramanları da bu gerçeklikle doğrudan ilişkilidir. Kahramanın ve olayların yıkıma ve yenilgiye uğradığı durumlarda, Gündüz’ün de işaret ettiği gibi, daha güçlü atılımlar yapılarak kahramanların eyleme geçmesi, yeni çıkış yolları araması gerekir (S. 51).
Gündüz açısından yazma, yaratma ve dil faktörüyle ilgili bir konu olduğuna göre öncelikle dilin, yaratıcı düzeyde öğrenilmiş olması gerekir. Roman ve öykünün düşüncesi ne denli önemliyse ki, bu içeriğe gönderme yapar, dilsel boyutu da bir o kadar önemlidir. Bu dilsel boyutun biçime karşılık geldiği düşünüldüğünde denilebilir ki düşünce, dil sayesinde sanatsal forma dönüşmektedir. Bu noktada amatör veya genç kuşaklara, romancı ve öykücü adaylarına şöyle seslenilmiş oluyor: Anlatma, göster! Anlatma, göster ilkesi, sosyal yaşamda birisinin hakkında söylenenleri dinlemek yerine, onun yapıp ettiklerini izlemeye benzer. Kişiye ve olaylara dolaylı bakmak yerine doğrudan bakmak anlamına gelir. Anlatma göster ilkesinin, çağımızda her geçen gün daha da önem kazandığı düşünülebilir. Teknolojinin medyaya yansıması, medyada görsellik boyutunun derinleşmesi ve egemen hale gelmesi, insanın bakış biçiminde, algısında da değişikliklere yol açıyor ve Gündüz’ün belirttiği gibi görsellik işitsellik karşısında üstün hale gelmektedir.

Edebi Metinde Dilin Rolü

Sanat Eseri Bir Bütündür

Edebi metinler belirli bir dil ile yazıldığına göre öncelikle dilin, en basit düzeyde (dilbilgisi) iyi bilinmesi ve operasyonal kullanılması gerekiyor. “Sanat eserinde dilin rolü” başlıklı bir çalışma ilginç olurdu. Çünkü bilhassa edebi metin dille yazılıyor. Eğer edebi metnin dili kendine özgü olmasaydı, insanların roman okumasına gerek kalmazdı. Mesela şiir ile yetinilebilir veya tiyatro metinleri okunurdu. Roman ve öykü, kendine özgü bir anlatma biçimine sahip olması gerektiği gibi her roman türünün de dilinin farklı olduğunu düşünmek zor değildir. Ayrıca her romancı ve öykücünün de, diğer romancı ve sanatçılardan değişik bir dil anlayışına sahip olması gerektiğini bilmem hatırlatmaya lüzum var mı?
Yazdığınız romandaki dilin, bir başka sanatçıyı taklit ettiği ve kısmen de olsa benzerliği sezilirse okunmayacaksınız demektir. Keza dili yaratıcı tarzda kullanmak, dil oyunlarından yararlanmak, dili şaşırtıcı tarzda uygulamak elbette gereklidir ama işi dil züppeliğine çevirmek sakıncalar doğuracağı için gereksiz yere “edebiyat yapma”ya kalkışmak da sizi yarı yolda bırakacaktır. Bilgiçlik gündelik yaşamda, diğer düşün ve sanat disiplinlerinde olduğu gibi belki daha fazlasıyla roman ve öyküde itici bulunan bir davranıştır. Son çözümlemede edebi metin (roman, öykü), Gündüz’ün de hatırlatmayı gerekli gördüğü gibi bilginin aktarıldığı bir alan değil, bir kurgu’dur (S. 19). Söz kalıplarından, edebiyat özentisinden ibaret samimi olmayan dil, kuru ve özensiz jargon kullanımı, imla hataları, okuru kavrayamayan, sevk ve idare etmede yetersiz kalan bir edebi metin yazmak olası değildir. Bu ilkenin her türden metin için geçerli olduğunu söylemek sanırım abartılı olmaz.

Edebi metinde dil sorunsalı, bizi baskı altındaki dillerin tartışılmasına kadar götürebilir. Çünkü günümüzde birçok sanatçının, kendi ana diliyle değil, bir bakıma yabancı (ezen ulus dili) dil ile yazdığı bilinmektedir. Adına mikro edebiyat da denilen bu metinlerin, konu ettiği olaylar, olayların gerçekleştiği topraklar ile bunların yazıldığı dil arasındaki ilişkinin, sanat adına uyumsuzluk örneği teşkil ettiği de düşünülebilir. Uyumsuzluğun giderilmesi, edebi metnin daha da gelişkin olmasına imkan vereceğinden dillerin özerkliğini savunmak kaçınılmaz görünüyor. Gündüz açısından dili iyi bilmek, roman ve öykü yazarlığı için gereklidir ama yeterli değildir. Belli bir birikim, dünya görüşü, özgün fikirler, metin yazma isteği, sabırlı bir çaba içinde de olmak kaçınılmazdır.

Sanat, Dağınıklığı Kaldırmaz

Yazmada yaratıcı olmanın yolu en etkili bir şekilde okuma eyleminden geçiyor denilebilir. Çok sayıda okuma yapmak, belli başlı roman ve öyküleri okumuş, bunlar üzerinde düşünmüş olmak, keza bu eserler üzerine yazılan tanıtım, değerlendirme ve dahası eleştiri yazılarını okumuş olmak elbette ki yazmayı, büyük oranda motive edecek ve yönlendirecektir. Buna göre yaratıcı yazarlık üzerine yazılmış eserlerin de, neticede bu yolun izlenerek yazılmış olduğunu varsaymamız sanırım yanlış olmayacaktır. Belki de Gündüz’ün ve pek çok bu çerçevede yazılmış eser yazarlarının da kabul edeceği gibi kişinin yazarlık serüveni ile okuduğu yapıtların çeşidi, niteliği ve genişliği arasında büyük bir bağ vardır. Dolayısıyla olsa olsa, Roman ve Öykü Yazma Sanatı da dahil olmak üzere tüm bu türden eserler, yazar adayının sanat alanındaki yazım faaliyetini hızlandırmış olabilir.

Toplumun okumaya ilgisinin olması, zaman yaratılabilmesi, birikim sağlanması ise sosyal ortamdaki ekonomik ve kültürel imkanlara bağlıdır. Amatör ya da genç kuşakları yaratıcı yazarlığa yönlendiren eserler ne yazık ki bu gerçeği paranteze almaktadır. Dolayısıyla Gündüz’ün eserinin zayıf halkası da bu noktada gizlidir. Yani kitap yazılırken tüm okurların bir ölçüde eşit ekonomik, sosyal ve kültürel koşullara sahip olduğu varsayımından hareket edilmiştir. Bu eleştirinin, çağın bütün eğitim kurumlarına ve eğitimcilerine yapılabilir olduğu açıktır.
Sanatı, sosyal dünya gerçekliğiyle bağlantılı bir etkinlik olmakla birlikte, sosyal gerçekliğin bir temsili olarak ele almak doğru değildir. Bu yüzden Gündüz’ün, yazma etkinliğinde kişisel/bireysel “tasarruf”a dikkat çekmesi anlamlıdır. Sosyal dünyadan belli bir perspektifle seçmeler yapmak gerekiyor. Her olayın sanat ve edebiyata konu olacağı tezi doğru değildir. Olayın sınırlanmış, seçilmiş ve dinamik hale gelmiş olması gerekir. Diğer düşün disiplinleri gibi sanat da dağınıklığı kaldırmayan bir alandır. Sınırlanan bir olay, sosyal sonun veya bireysel bir olgu olarak düşünmek gerekiyor konuyu. Her konu kendine özgü dili, izleği ve karakterleri gerektirir.

Sanat dışındaki (bilim, politika, felsefe) disiplinler yönünden yeterince zenginleşmemiş bir bilincin, roman ve öykünün kurulmasında, olay ile dil ve karakterler arasında ilişkiyi doğru kurmakta ve dolayısıyla da eseri inşa etmekte başarılı olması zordur. Bu çerçevede ancak, okumalarla donanmış yazar adayının/adaylarının romanın unsurları arasındaki diyalektik ilişkiyi ihmal etmeyeceğini ileri sürebiliriz. Sanatta bütünlük de bu diyalektikte yatıyor. Gündüz’ün bu bağlamda Balzac ve onun heykelini yapan Rodin’in eserini öğrencilerle tartışmış olması ilginçtir. Pek çok öğrenci heykelin ellerinde hüner ararken Rodin’in buna karşı çıktığı ve heykelin kollarını kırdığı söylentisi vardır. Yani Rodin’in iddiası, sanatın parçada değil bütünde ortaya çıktığıdır. Buna dayanarak “bir metin ya sanattır ya da değildir” sözlerini kullanabiliriz.

Kalıp ve Klişelerden Arınmak

Hiçbir sanatçı, kendisini bir çırpıda yetiştirmediği gibi konularını da eski kuşaklardan bağımsız olarak oluşturmuş değildir. Belki de güneşin altında yeni bir şey yoktur. Shakespeare dahil olmak üzere, her sanatçı eski değerleri, bir bakıma yeni biçimler altında özgünleştirir. Bu yüzden yazar adayının, rol model araması, eski kuşakların dil ve üslubundan yararlanması, küçümsenecek bir durum değildir. Bununla birlikte taklit ve özenti eğilimleri sanatın ve yaratıcılığın Azraili olabilmektedir. Esinlenme ile taklit arasındaki sınıra dikkat etmek gerekiyor. Bu çerçevede Gündüz’ün tartışmaları oldukça aktüel bir karakter taşımaktadır. Ona göre yaratıcı yazarlık etkinliğinde klişe, kalıp ve basmakalıp terimlerin altını çizmek gerekiyor. Klişe ve kalıp uygulamalar amatör ve bazı hallerde profesyonel olan sanatçı için de büyük bir engelleyicidir. Bu yüzden “İster dil, ister kurgu, ister kişiler söz konusu olsun kalıplardan kesinkes uzak durulmalıdır (…) Tıpkı tanımlanmış yaşamlar yaşayan kişilerin ilginç bir yanları olmadığı gibi, kalıplar kullanılarak yazılan bir roman da ilginç değildir” (S. 81).
Kalıp ve klişelerin olduğu, üstüne üstlük yaygın olduğu eserlerde “güzel”in gerçekleştiği görülmemiştir. Klişe ve kalıp sorunsalına tip oluştururken, eserin öyküsünü kurarken, tiplere karakter verirken, eserin giriş, gelişme ve sonuç bölümlerini yazarken de dikkat etmek gerektiğine işaret eden Gündüz açısından, bu sorunsalı betimleme ve benzetme bağlamında da ele almak gerekiyor. Betimleme (tasvir), edebi metinler için merkezi bir terim ve uygulamadır. Kişilerin betimlenmesi, zaman ve mekanın betimlenmesi, olayın betimlenmesinin birbirileriyle uyumlu olması gerekir. Mesela zaman ve mekan iyi betimlenmemişse, o zaman diliminde ve mekanda hareket ettirdiğiniz karakterlerin, bir bakıma ayakları havada kalacaktır, ete kemiğe bürünmesi zorlaşacaktır. Ayağı yere basmayan karakteri, okurun izlemesi kolay değildir. Çünkü sıradanlaşmış ve sığlaşmış kişileri sosyal yaşamda da izlemek, merak etmek, anlamaya çalışmak, gerektiğinde peşinden gitmek ve onunla özdeşleşmek söz konusu değildir.

Hayatta ve Sanatta İnandırıcı Olmak

Herkesin bildiği, defalarca sanat ve edebiyat eserlerinde yer verilen uygulamalar, popülerleşmiş ifadeler veya görüntüler bir de basmakalıp bir dille anlatılmaya kalkışılınca iyi bir eserin ortaya çıkmayacağı besbellidir. Bu yüzden edebi metin yazma yolunda ilerleyen kimsenin geniş bir terim, kelime ve kavram setine sahip olması biricik bir özellik olmalıdır. Aynı öykü, roman, şiir, senaryo, tiyatro metni içinde, üstelik çok da gerekmediği halde, aynı benzetmeyi, aynı sahneyi, aynı sözcüğü, aynı espriyi tekrar ederseniz, orada özgünü gerçekleştirme olasılığının olmayacağı açıktır. Demek ki konu, olay hatta kişiler bile benzer olabilir ama bunun nasıl bir dil ve üslupla yazılacağı, farklı kılınacağı asıl olarak eserleri birbirinden ayıran özelliktir. Bu çerçevedeRoman ve Öykü Yazma Sanatı adlı kitapta verilen Anna Karanina (Tolstoy) ve Madam Bovary (Flaubert) romanlarının karşılaştırılması dikkat çekicidir. İkisinde de bir “aldatma” teması vardır. Her iki kadın karakterin de intihar ettiği biliniyor. Oysa her iki kadının da, tipolojik benzerliğine rağmen karakter özelliklerinin farklı olduğunu görüyoruz. Nihayetinde ilki kendini trenin altına atarak intihar ederken Madam Bovary ise zehir içerek yaşamına son vermiştir. Tip yaratmak ve bu tiplere karakter özelliği vermek roman ve öykü sanatında son derece önemli bir sorundur. Gerçekçilik adına ortada dolaşan tipler ve karakterleri dinamik bir form içinde göstermedikçe roman ve öykü kendisini okutmaz. Dolayısıyla sanatın gerçek yaşamdan daha gerçek olması gerektiğine inanmak gerekiyor.
Hiçbir okur; eser, gerçek dünyadan daha gerçek hale gelmemişse dünyayı bırakıp sanat eserindeki dünyaya girmek istemez. Okur ve izleyici esere, yeni dünyalar keşfetmek için yönelir. Farklı bir dünyada gezintiye çıkmak, bu dünyadan daha farklı, hatta ileri bir dünya görmek umuduyla yönelir sanat eserine. Bu dünyadaki olayları, çevresindeki tipleri, sorunları “olduğu gibi” izlemek için sanat eserine yönelen okur yoktur. Gündüz de yeni tipler ve karakterler yaratmanın, olayların özgün sunumunun zor olduğuna dikkat çekerken yollar, yöntemler göstermeyi ihmal etmiyor. Gündüz’e göre yazar adayı tip bulmakta zorluk çektiğinde pek çok kişide bulunan farklı özellikleri, uyumlu bir biçimde bir kişiye yükleyerek bu sorunu aşabilir. Burada özen gösterilmesi gereken durum bu tipin inandırıcı olmasıdır. İnandırıcılık sanat eserinde, hayatta olduğundan daha da önemlidir diyebiliriz. Tasvir ettiğiniz karaktere, eğer yapamayacağı bir olayı yaptırırsanız, çözemeyeceği bir sorunu çözdürürseniz okur karşısında inandırıcılığınızı yitirirsiniz ve kurduğunuz roman o an çöker. Buradan bakıldığında Gündüz’ün asıl olarak geleneksel yani klasik roman ve öyküyü konu ettiğini de belirtmek gerekiyor. Yani yirminci yüzyılda pek çok örneği görülen modernist ve postmodernist edebi metinler paranteze alınmış durumda.

Asıl Karakter - Tali karakter Diyalektiği

Burjuva edebiyatında, bütün olup bitenleri bir karakter üzerinden yansıtma eğilimi vardır. Bu eğilim toplumcu yazında da kendisine bazı durumlarda yer bulmaktadır. Dolayısıyla baş karakterler yanında yan karakterlerden de söz edilir. Toplumsal yaşamda olduğu gibi sanatta da asıl - tali ayrımı yapmak önemlidir. Daha önemlisi ise asıl ve tali olan arasındaki ilişkiyi doğasına uygun olarak kurabilmektir. Asıl ve tali ayrımı roman ve öyküdeki olaylar için de söz konusudur. Tali karakterler ana karaktere, tali olaylar asıl olaya, tüm roman ve öykü eserin ana düşüncesine hizmet etmek üzere kurgulanmalıdır. Roman öyküsünün ve roman kişilerinin gitmek istediği bir yol haritası, daha romanın başlangıcından beri kısmen de olsa bellidir. Yazarın bu yol haritasına müdahale etme hakkı, tartışmalı bir haktır. Öyküyü ve kişileri kuklaya çevirme hakkı, ideolojik veya kişisel tercihler nedeniyle söz konusu olamaz. Sosyal yaşamda kişilerin özerkliğine saygı gösterilmesi gerektiği gibi edebi metinde de buna uyulması beklenir. İdeolojik özellik taşımayan bir sanat eseri var mıdır, sorusuna “evet” yanıtını vermek elbette mümkün değildir. Yine de sanat eserinin ideolojik bir metin olduğunu düşünmek veya onu siyasal bir bildiriye dönüştürmek sanatın ölümünü ilan etmektir.
İdeal sanat eseri için, ideolojik nitelik taşıyan ama estetik değerlerle yapılmış olan eserdir denilebilir. Bu açıdan bütünsel bakışın önemine bir kez daha işaret etmek gerekiyor. Sanat eserindeki dağınıklık aslında yazardaki bilinç dağınıklığının bir göstergesidir. Bunun için olmalı ki Gündüz, yazar adayının kendisini, sosyoloji, psikoloji, felsefe, bilim ve matematik konularında yetkinleştirmesini önermektedir. Elbette bir romancının, bilim insanı kadar fizik ve kimya bilgisine sahip olması gerekmez. Keza matematikçi ya da tarihçi kadar, meslekten kişiler düzeyinde de bilgi sahibi olması mecburi görülmüyor. Yine de asgari düzeyde düşün ve bilim alanında eğitimli olması gerekiyor roman ve öykü yazarının. Bilimsel ve felsefi düzeyde eğitimli olanlar ancak sanat eserinde neden sonuç ilişkilerini, zaman mekan uyumluluğunu yansıtabiliyor ve ancak büyük sanatçılar bu yoldan ilerleyerek “klasik” unvanı kazanabiliyor. Gündüz’ün, bu bahiste Hemingway’in Çanlar Kimin İçin Çalıyor? adlı eserine gönderme yapması isabetlidir. Eseri okuyanlar Robert Jordan’ı mutlaka hatırlayacaktır. Zira ana karakter olarak betimlenmektedir Jordan. Pablo ile Pilar ise yan karakterlerdir. Sanatçının yan karakterler aracılığıyla ana karakteri etkili hale getirdiği anlaşılıyor. Bunun arkasında da insan ve toplum bilgisi yatmaktadır.

Sanat - Sosyal Yaşam Gerilimi

Sanat; olup biteni, doğasına uygun olarak anlatmak olmadığına göre ki, o durumda natüralizm veya olup biteni belgelemek anlamına gelir, bu doğaya uygun olmak kaydıyla sisteme bir ya da birden çok ilavede bulunmak gerekiyor. Mesela kişiler arasında, olaylar içinde çatışmaların gösterilmesi gerekir. Bu çatışmalardan her halükarda sınıf çatışmalarını anlamamız gerekmese de, “toplumsal doğa”daki çatışmalar göz ardı edilemez. Roman ve öykü türünden edebi metinlerde bu çatışmalar, belli bir gerginlik yaratmak için zorunludur. “Sonuçta içsel çatışkılarla dışsal çatışkılar birbiriyle ilişkili olarak birbirini izleyecek, kahramanımızda olumlu veya olumsuz gelişmelere neden olacaktır” (S. 57). Gündüz’ün işaret ettiği gibi dural, ahenkli bir anlatım monotonluğa yol açacağından okurun romanda kalması, okumayı sürdürmesi zorlaşacaktır. Çatışma ve gerilimlere bağlı olarak gizem ve sürpriz gibi estetik kategorilerin esere yansıtılması da son derece önem kazanmaktadır. Yazara bakılırsa gerçek yaşamda da gizem ve sürprizler söz konusu olduğunda hayat daha da canlı ve renkli hale gelmektedir.

Romancı ve öykücü kaynağını sosyal yaşamda bulduğu toplumsal ve psikolojik özellikleri eserinde derinleştirerek, genişleterek ama dinamik bir anlatımla sunar. Anlatımdan kasıt ise yukarıda da değinildiği gibi göstermedir. Gösterme tarzındaki anlatım, eserin anlatıcısını olduğu gibi diyalogları da uzun olmaktan kurtaracaktır. Bu açıdan edebi metinlerde sıkılık son derece önemlidir. Tecrübeli sanatçı, hangi unsurları eserine katması gerektiğini, hangilerini elemesi gerektiğini bilen kişidir. Alınması gerekenin, eserde gösterilmesi gerekenin eksik bırakılmasındaki sakınca, gerekmediği halde esere alınan unsurlar da güzelin gerçekleşmesi adına sakınca yaratır. Yani “Her şeyi söylemeye kalkmak hiçbir şeyi söylememeye denktir” (S. 43). Gündüz’ün verdiği örnekte olduğu gibi sahneye bir sandalye koyulmuşsa onun bir işlevi olmalıdır. Öte yandan eser sandalyeyi gerektiriyorsa mutlaka yer verilmesi gerekir. Amatör ya da acemi sanatçı ise topladığı tüm malzemeyi “ziyan olmasın” mantığıyla esere yedirmeye çalışan, bu yüzden de eseri şişiren ve nihayet de çalışmayı sanat olmaktan çıkaran kişidir. Kaldı ki toplanan tüm materyali kullanmak, metne geçirmek yalnızca sanat için sakıncalı olmakla sınırlı değil; bilimsel, politik ve felsefi metinler için de geçerlidir. En kötü yazar, sanatçı veya bilim kişisi, zihninde ne varsa boşaltmaya çalışan kişidir.

Neden –Sonuç İlişkisini Mutlaklaştırmak

Modernist ve postmodernist roman ve öykülerde sıklıkla neden sonuç ilişkileri ihmal edilir. Oysa olayın da karakterlerin de olağan yolda ilerlemesi beklenir. Karakterlerin davranışlarının belirli bir rasyonalitesi vardır. Değişen ana olay ve destekleyici olaydaki farklılaşmada da kabul edilebilir bir mantıksal geçerlilik aranır. Yine de bu neden sonuç ilişkilerini ve rasyonaliteyi mutlaklaştırmamak gerektiğini hatırlatmak isteriz. Roman ve öyküde uzmanlaşan her yazar, gerek ana öyküye gerekse karakterlere olağanüstü özellikler yükleyebilecektir. Bu değişiklik eserde yükselişler ve düşüşler yaratmak anlamına gelir ki, ortaya çıkan şaşırtma etkisi okuru, romanın içine daha da fazla çeker. Gündüz’ün söylediği gibi “Şaşırtıcı sahneler okurun ilgisini uyanık tutar, romandaki yaşama daha çabuk ve yoğunlukla katılmasını sağlar” (S. 82).
Eserin öyküsünün ve öyküde yer alan kişilerin değişmesinde rastgelelik söz konusu olamayacağı için, yazar abartının sınırlarını dengeli çizmelidir. Dengeyi dengesizlikle, dengesizliği dengeyle uyumlu hale getirirken, gündelik yaşamda “normal” görünen alışkanlıklar da aşılmış olur. Bu açıdan Aristoteles’ten beri bilinen ve önerilen “olan ile olması gereken” diyalektiğini hatırlamak elzemdir. Gerçekçilik adına olanı yansıtmakla yetinen bir sanat eseri elbette ki güçlü değildir, böyle bir eserin klasiklik iddiası da olmayacaktır. Eserin öyküsü ve kişileri, olması gereken gibi gösterilirken, bilimselliğin, felsefi alışkanlıkların, politik yaklaşımların sınırları zorlanacak demektir. Bu açıdan tutuculuğun sanatta yeri yoktur da diyebiliriz. Tahkiye (romanın öyküsü) ve kişilerdeki karakter değişikliğinin ölçütüne dair Gündüz, çalışmasında yazdırdığı öykü/roman taslağı ile söylediklerimizi daha da somut ve anlaşılır hale getirmektedir.

Öykü, Irmağın Gürleyen Sesidir

Roman ve Öykü Yazma Sanatı adlı eserde romanın öyküyle benzerliği de dikkate alınarak doğrudan bu edebi türe ilişkin de saptama ve analizler yapılıyor. Nasıl ki sosyal yaşamda karmaşık ve geniş birimler söz konusu ise bunun estetikte de kendisine karşılık bulması doğaldır. Örneğin aile fertlerinin tümünün birlikte yaşadıkları, aileden birisinin tek başına yaşadıklarından daha yoğun olacağı gibi, daha uzun bir zaman diliminde ve yine daha geniş bir mekana yayılarak gerçekleşeceği düşünülebilir. Gündüz, haklı olarak öykü için “bir oturuşta okunabilecek uzunlukta olmalı” ifadelerini kullanıyor (S.111). Oysa aile bireylerinden birisinin yaşam öyküsü, nispeten daha yalın, kısa ve sınırlı bir coğrafyada gerçekleşecektir.Gazap Üzümleri’ndeki ailenin yaşam serüvenini düşündüğümüzde bu farkı gözlemleyebiliriz. Aileden birisinin tek başına yaşadığı olaylar, ortaya çıkaracağı insani ve toplumsal sorunların, özel ve olağanüstü bir durum olmadıkça, aileye oranla daha sınırlı ve lokal kalacaktır. İşte öyküde olayın, romana oranla sınırlı olması, bir avantaja dönüşür ve ona, romanda olmayan bir dinamizm katar. Bu yüzden roman okyanusun enginliğine benzetilirken öykü, ırmağın gürleyen sesiyle akmasına benzetilir.
Roman uzun sürede sonuç almayı/vermeyi önerirken öykü bunu kısa sürede yapmayı hedefler. Yine de bu iki türü bazı durumlarda birbirinden ayırmak kolay değildir. Bu yüzden “uzun öykü” ile “kısa roman”ı birbirinden ayırmak kolay olmaz. Kimi öykücüler uzun öykü yazmayı tercih ederken kısa öyküyü tercih edenler de vardır. Gündüz’ün söylediklerine itibar edilirse Sait Faik, Necati Tosuner gibileri kısa öyküye ağırlık verirken Oya Baydar, Adalet Ağaoğlu ve Füruzan gibi yazarlar uzun öykü yazmayı tercih etmişlerdir. Öyküdeki ana olay ile –varsa- yan olaylar arasındaki ilişkide de, dağınıklığa düşme riski vardır. Gerekmeyeni esere sokmamak öykücünün dikkatle üzerinde duracağı bir konudur. Bu durum kişiler için de geçerlidir.
Gündüz’ün de belirttiği gibi duvarda asılı bir fenerden, yol üzerindeki bir akasyadan söz edilmişse bunun mutlaka bir nedeni ve anlamı vardır. Hiçbir işlevi olmayan, hatta öyküye ancak küçük bir katkıda bulunan objeler, olaylar, kişiler ve durumların eserden ayıklanması gerekir. Çünkü gereksiz her içerik öyküyü hantallaştırır, yolundan alıkoyar, hedefe varması önünde engele dönüşür. Roman için merkezi kategori olan değişme ve değiştirme kategorisi öykü için de ziyadesiyle geçerlidir. Eski toplumlar, insanlar ve kültürler nasıl değiştiyse, kapitalizm de değişecektir. Yerine inşa olacak sosyalizm de değişecektir. Değiştirme romanın da öykünün de itici gücüdür. Nihayetinde Gündüz de değiştirme meselesine dikkat çekiyor: “Yazar bir bakıma başkaldıran kişidir. Olanları olduğu gibi kabullenmez, çevresini ve yaşanılan dünyayı irdeleyerek yazar, yorumunu aktarır ve değiştirmeye çalışır” (S. 41).

Roman Yürümeyi Öykü Koşmayı Tercih Eder

Diyalektiğin temel kategorisi olan değişmenin roman ve öyküde dışta tutulmasını beklemek, sanatçının kendi varlığını inkar etmesine benzer. Öyküde yaşanan olayların değişmesi, olaylara konu olan kahramanların değişmesi anlamına gelirken, kahramanların değişip dönüşmesi öykü olayının da değişip dönüşmesini gerektirir. Bu yüzden Gündüz’ün, edebi metinde olay ve kişiler değişmiyor, olduğu gibi kalıyorsa o metin, öykü değildir demesi altı çizilecek bir tespittir. Öyküdeki değişiklikler, romana nazaran daha hızlı ve kısa periyotlarla gerçekleşeceği için konu, olay ve benzetmelerin daha keskin olması gerekir. Roman yürür, öykü koşar. Bu yüzden denilebilir ki, roman elbette ki boşluk tanımaz, lakin öykü ise hiçbir suretle tanımaz. Kısa ve etkili vuruşlarla kendini romandan ayıran öyküde şaşırtan sahnelerin, merak edilen konuların, ortaya serilen çatışmaların varlığı okurun öncelikle ilgisini çeken özellikler olacaktır. Romancı kadar, zamanı ve yeri olmayan öykücünün, daha hızlı düşünmesi gerektiği, daha etkili sonuç almayı arzu ettiği varsayılabilir. Bu yüzden öykücü olayı, olayları, olayın geçtiği mekanları, öykü kişilerini uzun betimleme yöntemleriyle değil, bir iki çarpıcı özelliği işaret ederek yapmak zorundadır. Bu da Gündüz’in işaret ettiği gibi insanı ve toplumu yakından tanımayı, insanın ve toplumun sorunlarını, ihtiyaçlarını yakından bilmeyi gerektirir.

Sanat Dehası Doğuştan mıdır?

Marksistler başta olmak üzere Descartes ve Kant gibi düşünürler de dahil olmak üzere pek çok düşün, sanat ve bilim adamı, insanın yaratıcılığına işaret ederken geleceğin yüksek kültürünün inşa edileceğine inanır. Marx, gelecekte her insanın bir filozofa dönüşeceğine ve dünyanın da eşitlikçi bir karaktere bürüneceğine, özgür ve adeta cennet misali bir evrenin kurulacağını tasarlar. Roman ve Öykü Yazma Sanatı’nın yazarı da, eserinde benzer bir anlayışı savunuyor. Buradan hareketle de her insanda sanat dehasının doğuştan bulunduğuna, bu dehanın kişisel ve toplumsal çabayla da açığa çıkabileceğine inanıyor. Aksi halde böyle bir metin kaleme alınmazdı. Tüm öğretici niteliğine karşın Gündüz’ün kitabı, yukarıda da vurgulandığı gibi, insanın kapitalizm tarafından koşullandığını göz ardı etmektedir. Kaldı ki son yirmi otuz yıldır entelektüel arenada giderek yaygınlaşan “yaratıcı yazarlık” adı altında yapılan kursların izlenmesi ve yayınlanan kitapların okunmasıyla yazarlık yeteneğinin edinileceği kanaatinde olduğumu da söyleyemem. Bunun yerine, daha doğrusu bu kitapların yanında yerel ve evrensel klasik edebiyat eserlerinin dikkatlice okunması, yaratıcı yazarlık açısından ufuk açıcı olacaktır.

Bu negatif bakışla birlikte, yine de bu yazıda değerlendirdiğimiz türden eserlerin, yazar adaylarını ve okurları, klasik ve çağdaş metinlere yönlendirmede işlevsel olacağı da inkar edilemez. Dolayısıyla bu noktadan bakıldığında Gündüz’ün çalışmasının ayrıcalıklı bir pozisyonda bulunduğu ileri sürülebilir. Esere yakından bakıldığında, bir kısmını metin içinde de yansıttığım çok sayıda Türk ve Dünya yazarının eserlerinin incelendiği, konunun roman ve öykü dışındaki alanlara kadar genişletildiği, pedagojik bir titizlikle konulara odaklanıldığı, duru ve anlaşılır bir dille hitap edildiği görülmektedir.

 



Yorumlar

Habere Yorum Yap


Bu Habere Henüz Yorum Yapılmamıştır. İlk Yorumu Siz Yapın!