DEĞİŞMEYEN GÜNDEMİMİZ


Ali EKİNCİEL

DEĞİŞMEYEN GÜNDEMİMİZ

Genelde aylık yazılarımda ülkemizin siyaset ve ekonomi ağırlıklı gündeminden daha farklı konular yazmak istiyorum. Fakat son aylarda döviz ve enflasyon yükselişiyle zora giren ülke ekonomisi hakkında bir değerlendirme yapmak artık kaçınılmaz oldu. Türkiye ekonomisinin son geldiği nokta yönetenler dâhil kimsenin arzulamadığı bir yer. Peki, 1999 krizinden 20 yıl sonra neden tekrar aynı sürecin içine doğru sürüklenir olduk? Nerelerde yanlış yaptık? Daha da önemlisi bu gidişattan kurtulmak için neler yapabiliriz? Şahsen ekonomist olmasam da bu ay bu soruların cevaplarını kendimce bulmaya çalıştım.

2000’li yılların başını hatırlayalım. Ülkede iktidar el değiştirmiş, ismi krizle anılan Kemal Derviş’in görevine son verilmişti. Buna rağmen yeni kurulan hükümet Kemal Derviş politikalarına devam ederek ekonomide yukarı yönlü bir ivme yakalamıştı. 2007’e kadar olan süreçte yurt dışındaki konjonktüründe yardımıyla ekonomide gözle görülür bir düzelme yaşanıyordu. İdamın kaldırılması ve AB ile olumlu ilişkilere paralel yapılan reformlarla Türkiye, Brezilya ile beraber yurtdışında adından en çok söz ettiren ülke olmuştu. O yıllarda yurt dışında olduğum için yabancılardan ülkem hakkında övgü dolu sözler işitiyordum.

2007 yılından sonra ise bu bahar havası yavaş yavaş sona ermeye başlıyordu. Fetö terör örgütü tarafından bu dönemde başlatılan kumpas davaları, insan hakları ihlalleri, sabaha karşı dalga operasyonları ile ülkede hukuk katledilirken, hesapsızca yapılan özelleştirmelerle gelecek için karanlık günlerin adımları atılıyordu. Bu dönemde kapatılan SEKA kâğıt fabrikasının sonucunun 2018 de kâğıtta yurt dışına bağımlı hale gelmemize yol açtığı gerçeği sadece bir örnek. Fetö yargısının, insan hakları ihlallerinin ve eksik demokrasinin ülke ekonomisine uzun dönemde olumsuz etkileri kaçınılmaz olacaktı. Maalesef bu gerçeği görmekte geç kalınması ise ödenecek bedellerin olacağına işaretti.

2013 yılında nihayet örgütün gerçek yüzü fark edildiğinde çok geç kalınmıştı. Yargı enkaza dönmüş, eğitim dershanelerin tekeline girmiş, ekonomide ise rüzgâr tersine dönmüştü. Bu yıllarda başlayan çılgın projeler, betona ve inşaata dayalı büyüme, yolcu ve araç geçiş garantili köprüler ve otoyollar gelecekte bizi bekleyen tehlikeleri işaret ediyordu. Tekel ve Telekom gibi stratejik kurumlarımızı elden çıkarmamızın yanlışlığını ise şimdilerde edilen zararları gördüğümüzde daha iyi anlıyoruz. Katar gibi Körfez ülkelerinden gelen sıcak paralarla o günlerde hissetmediğimiz ekonomik daralmayı bu günlere ertelemiş oluyorduk.

2015 yılında terör örgütlerinin istikrarsızlaştırdığı ortamda, Ruslarla yaşanan uçak krizinin turizm sektörünü vurması, Suriyeli göçmenlerin akını ile birleşince ekonomide alarm çanları çalmaya başlamıştı. Birkaç yıl içinde yaşanan Gezi olayları, 15 Temmuz darbe teşebbüsü gibi büyük toplumsal olaylar başkanlık sistemine geçiş gibi siyasal sistemin kökünden değişimi ülke üzerinde büyük izler bıraktı. Normal bir ülkede belki de 100 yıl içinde aşamalı yaşanacak olaylara Türkiye’nin birkaç yıl içinde maruz kalması ekonominin kötü gidişatını hızlandırmıştı.

Uzun bir süredir çığ gibi büyüyerek üzerimize gelmekte olan ekonomik sorunlar ise ABD’li rahip Brunson olayına bağlı dövizin 7 tl ye kadar yükselmesiyle doruk noktasına ulaştı. Sonbahar aylarında 5.30’lara indirebildiğimiz döviz kuruna rağmen, Türkiye %24 faizle dünyanın en fazla faiz veren 3 ülkesinden biri olmuş, enflasyon yüzde 25’leri görmüş, büyüme hızı ve kredi notları düşmüş, inşaat ve araba sektörleri durmuş, stokçuluk artmış bir şekilde yolumuza devam ediyoruz.

Buraya kadar 20 yıllık durumumuzu özetledik. Peki, bu durumdan nasıl kurtulabiliriz? Türkiye’nin sayılı ekonomistlerine göre bu sorunun cevabı acı bir reçete göğüslemekten geçiyor. Birçok şey için geç kalınmış olsa da alınacak en acil önlem kamuda tasarrufa gitmek olacak. Hükümetin yeni yapılacak masraflı projeleri iptal etmesi doğru bir adım ancak yeterli değil. Asgari ücretin onlarca katı vekil ve bürokrat maaşlarının yeniden düzenlenmesi, kamuda lüks ve şatafatın azaltılması, milyon dolarlık makam araçlarından vazgeçilmesi gibi bir dizi reformun acil olarak uygulanması gerekiyor. Halkın zamlar ve vergilerle boğuştuğunu düşünürsek bu acı reçetenin çoğunluğunun kamu ve zengin iş adamları tarafından karşılanması gerekmekte.

Dünya ekonomisinin daraldığı, küresel bir çöküşün ayak seslerini işittiğimiz son günlerde olası bir global krize yüksek kur dalgalanmaları ve stagflasyon halinde yakalanmamız şu an için en kötü senaryo. Ekonomistlerimiz bu saatten sonra alınacak önlemlerin ateşi tam söndüremeyeceği ve Türkiye’nin eninde sonunda dış borç almak zorunda kalacağını belirtiyorlar. Bize yetecek miktarda parayı verebilecek dünyada tek bir kurum var ve maalesef adı IMF. Üstelik bu kurum verdiği para karşılığı ülkenin direksiyonunu isteyen ve emperyalizm adına egemenlik hakkını kullanmaktan çekinmeyen bir kuruluş. IMF’ye bağlanmadan bu ateşi söndürebilecek miyiz şimdilik bilemiyoruz. Ancak ortada bir gerçek var ki, bir şekilde bugün para bulabilsek bile bağımsız yargımız, nitelikli eğitim sistemimiz, demokratik bir meclisimiz ve tarafsız bir medyamız olmadan yarın yine aynı sorunlarla yüzleşmek zorunda kalacağız. Bu ay ki yazımı dünya çapında ödüllü ekonomi profesörümüz Daron Acemoğlu’nun bir sözüyle noktalamak istiyorum.

‘’Ulusların refahı sahip olunan kurumlara bağlıdır. Sömürücü kurumlar fakirliğe sebep olurken kapsayıcı kurumlar ilerlemeyi mümkün kılar.’’